1 Mayıs 2024 Çarşamba

KESİŞEN YOLLAR



İlk romanım bugün itibariyle satış taleplerine açıldı. Kesişen Yollar satış lingi

 https://odkitap.com/kesisen-yollar-sadan-herguner/  

Desteklerinizi bekliyorum. 


 KESİŞEN YOLLAR

Acı, hüzün, aldatma, aşk, sevgi ve suç ile yoğrulmuş bir yaşam hikâyesi.

Birbirini tanımayan üç kişinin, Asos/ Behramkale'de kesişen yolları, onları garip bir sarmalın içine çekiyor. İstanbul, Bursa, Behramkale üçgeninde gelişen olaylar, gerilim dolu anlara gebe kalıyor. İnci, Demir ve Ferah, Selin'in hayatlarına attığı kördüğümü çözmeye çalışıyor.

Kişilik bozukluğu olan Selin, Demir'in hayatını karartmaya devam edecek mi?

Yaşadığı acılardan sonra Demir ile hayata tutunan İnci, habersizce ortadan yok olan Demir'i bulabilecek mi?

Özel dedektifler ve güvenlik güçleri Demir'i bulup kurtarabilecekler mi?

Ferah arkadaşı İnci'ye gerçekleri anlatabilecek mi?

Soluk soluğa okuyacağınız bir roman.

   “Ne zaman uyuyor ne zaman uyanık hiç belli değildi. Yataktan kalktı. Banyoya geçip elini yüzünü yıkadı, aynadan yansıyan yüzüne baktı. Şişmiş gözler, solmuş bir yüz ile ona bakan kadın, yaşamdan kopmaya hazır gibiydi. Ani beliren bir kararlılıkla, pes etmeyeceğim, ne pahasına olursa olsun o adamı bulacağım. Dirisini ya da ölüsünü… Onu mutlaka bulacağım, diyerek kendine söz verdi.” 

15 Ağustos 2023 Salı

BİR DAHA ASLA

Kadın yüreğindeki acıyla kıvranırken, bir yandan da "neden bu kadar harap ediyorum kendimi, değer mi?" diye düşündü. Ama yapamıyordu, boş veremiyordu. Yüreği acıyor, içi yanıyor bedeni de bu acıya eşlik ediyordu. O adamı sevmişti. İlişkisine emek vermişti. Sevdiğini yüreğiyle sahiplenip tüm benliğini ona açmıştı. Belki hata buradaydı. Çok açık olmuştu. Ona karşı hiç mahremiyeti kalmamıştı. Galiba kendini çabuk tüketmişti. Adamın, kadında keşfedecek bir şeyi kalmamıştı.

Kadın oturduğu kanepeden güç bela kalktı. Başı dönüyordu. Ayakta zor duruyordu. Birden hatırladı. Dün sabahtan beri bir şey yememişti. Gece kanepede ağlarken uyuya kalmış, aldığı alkolün etkisiyle oracıkta sızmıştı. Kendini kötü hissediyordu. "Bir şeyler yemem gerek, yoksa midem daha da ağrıyacak" diye düşündü. Mutfağa gitti ve kendine yeşil çay yaptı. Bu midesine iyi gelecekti. Biraz ekmek ve peynir aldı tabağına sonra kanepeye geri döndü. Bir yandan yiyip bir yandan tekrar düşünmeye başladı. Neydi yanlış olan? Canı gibi sevdiği ve onun da sevdiğine inandığı adam, onu niye terk etmişti?  Üstelik çok kırıcı bir kavgayla bitmişti her şey. Oysa dün birlikte Sapancaya gidip, hafta sonunu orada geçireceklerdi. Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Kâbus gibiydi. İnsanın inanası gelmiyordu. Neyin birikmişi ve patlamasıydı bu? Hala anlayamıyordu. Beyni düşünmekten yorulmuştu. "Biraz toparlanmam gerek, böyle olmayacak" dedi kendi kendine ve kalkıp uzun bir duş aldı. Sıcak su iyi gelmişti. Midesindeki ağrı azalmıştı. Üstüne bir şeyler giydi. Camları açıp evi havalandırdı. Hava çok güzeldi. Bahar yerini yaza bırakmak üzereydi. Mis gibi hanımeli kokusu odanın içine dolmuştu. Çok severdi bu kokuyu. Dışarı çıkmalıyım diye düşündü önce. Sonra yakın arkadaşlarından birisini arayıp onunla birlikte sahilde oturmaya karar verdi.  

45 dakika sonra can dostlarından olan Büşra evindeydi. Apar topar gelmişti, şaşkınlık içindeydi. "Hadi çabuk anlat, ne oldu da bu hale geldiniz, hani her şey yolunda gidiyordu?" diye soran Büşra'nın yüzü hayret ifadeleriyle doluydu. Genç kadın arkadaşına dışarı çıkmak istediğini, evin ona dar geldiğini, sürekli dünkü kâbusu hatırlattığını söyledi ve evden çıkıp sahile indiler. Her zaman gittikleri kafede denize yakın bir masaya oturdular. Yosun ve iyot kokusu kadını biraz daha sakinleştirmiş gibiydi. Büşra ise merak içinde kıvranıyordu. "Aysun, anlat artık, çatlatma insanı, ne oldu?" diye yeniledi sorusunu. Aysun'un ağzından şu cümleler döküldü: "Aslında şimdi daha iyi anlıyorum, bu işi ben bitirdim. Çünkü kendi kendimi tükettim. Bu adama çok açık oldum ben, gizlide hiçbir şey kalmadı. Her dediğine evet dedim. Karşı çıkmadım. Adam sıkıldı benden. Bir erkeğin fazla huyuna suyuna gidince, alttan alınca, bir süre sonra cazibeni de yitiriyorsun anlaşılan. Bu erkeklerin ne istediklerini anladığım gün mezarda olacağımdan eminim. Sıkıldım artık." Duyduğu nedeni yeterli görmeyen Büşra, "saçmalama tek neden bu olamaz, sen bana şu kavgayı anlatsana," dedi.

"Nesini anlatayım kâbus gibiydi işte. Biliyorsun hafta sonunu Sapanca'da geçirecektik. Dün sabah erkenden kalktım, çarçabuk bir şeyler atıştırdım ve giyinmeye başladım. Çantamı akşam hazırlamıştım. 08.30 da gelecekti. Biraz daha erken geldi. Çok suratsızdı. Sabah mahmurluğudur, uykusunu alamadı diye düşündüm. Akşam özel bir organizasyonuna gidecekti. Geç yattı herhalde dedim. "Hala hazırlanmamışsın bu ne uyuşukluk?" deyince birden sinirlendim. "Hazır sayılırım ne oldu akşam geç mi yattın ya da fazla mı içtin, tersinden kalkmış gibisin," deyince bu açtı ağzını yumdu gözünü. Hiç onu bu kadar çirkin bir tavırda görmemiştim. "Ben alkolik miyim? Söylediğine dikkat et, sen hep ağırkanlısın zaten, sabahın köründe kalkıp geliyorum hatun hala hazır değil, mecbur muyum keyfini beklemeye?" gibi cümleleri sırlamaya başladı. Arkası biraz daha farklı geldi tabi. Sanki adam, dolmuş dolmuş da taşıyor gibiydi. Ben alttan almaya, onu sakinleştirmeye çalıştım. "Canım, tamam benim suçum, yanlış cümle kurdum, seni kırdım. Özür dilerim sana bir kahve yapayım. İstersen gitmeyiz, sorun değil, hadi biraz yatıp uyu" değince bana şunu söyledi: "Sen ne garip kadınsın, burada sana bağırıp çağırıyorum hala alttan alıyorsun. Bir gün olsun benimle doğru dürüst kavga bile etmedin. Biraz sinirlenecek olsan hemen otokontrolün harekete geçiyor. Bıktım senin şu uzlaşmacı kontrolünden. Hiç mi kendini serbest bırakmazsın sen?

Daha önceki ilişkilerinde erkeğe taviz vermeyen ben, çok canı yandığı için kendini değiştirmeye adayıp başarmış birisi olarak bu kez uzlaşmacı davranmam nedeniyle suçlanıyordum. Şimdi söyle bana, sence başka neden olabilir mi? Adam benden sıkıldı. Daha sonra sözleri iyice çirkinleşti, benimle devam etmek istemediğini, onu anlayamadığı biçimde yönlendirdiğimi, fazla kontrollü olduğumu söyledi ve her şey bitti deyip, çekip gitti."


Büşra, "anladım canım, anladım" deyip bir süre sessiz kaldı. İşte o an Aysun, artık olayı iyice çözmüştü. Erkekleri anlamak zordu. Eğitimsiz ya da az eğitimli, kendi halinde, her şeyi olduğu gibi kabullenen kadınlar galiba daha şanslıydı. En azından bahtına çıkana katlanmak zorunda kaldıkları için böyle olaylarla kafalarını yormuyorlardı. Kadın biraz akıllı ve eğitimli olunca, erkekler açısından iş değişiyordu. İlla bir maraz doğuyordu. Daha önceki erkek arkadaşı ona "senin bu akıllı halini sevmiyorum, aptal haline bayılıyorum" derdi. Ama bu kez değişmişti. Taviz veren, üsten konuşmayan, çok didişmeyen bir kadın olmuştu. Üstelik bu hale gelmek için onlarca kişisel gelişim kitabı okumuş, eğitimlere katılmıştı. Yani kendini değiştirmenin yollarını öğrenmiş ve bunu başarmıştı. Peki, sonuç ne olmuştu? Yine acı ve içini kemiren bir kızgınlık.

Büşra sessizliğini bozdu: "Aman bırak ya erkek milleti işte, bunları anlamak gerçekten zor. Giderse gider, dönerse gelir. Hem de utançla af dileyerek gelir. Dönmezse de kendi bilir. Bu adamlara yaranılmaz kızım. Orta ayarı tutturacağım derken sürekli ödün veren taraf biz oluyoruz.”

Aysun, o an bir karar verdi. Bir daha sevmeyecekti. Bir erkeğe kalbini bir kez daha vermeyecekti. Madem otokontrolü bu kadar güçlüydü, sevmeden, aşık olmadan bir ilişki yaşayabilirdi. Tıpkı pek çok erkeğin yaptığı gibi… Böylece canı yanmazdı. Üstelik olduğu gibi davranacak, kendini sınırlamayacaktı. Ama bir daha asla, bir erkeği kalbine almayacaktı.

 

Şadan HERGÜNER

11 Mart 2022 Cuma

ALDATILMANIN ACI YÜZÜ

Merhaba sevgili okurlar. Bundan sonra kaleme aldığım kendi hikayelerimi "Yaşamdan Hikayeler" sayfası yerine, burada ana sayfada yayınlayacağım. İşte ilki geliyor!


   Çok sıcak bir geceydi. Zuhal yatağında bir sağa bir sola dönüyor, bir türlü uyuyamıyordu. Yatak odasının camı ve kapısı açıktı. Tam karşıdaki çalışma odasının balkon kapısı da açıktı. Ama bu gece yaprak kımıldamıyordu. Sıcak bir yandan, uyuyamamak diğer yandan Zühal’i iyice bunalttı. Kalktı. Balkona çıktı. Sağlığıma iyi gelmese de yarın yatak odama bir klima taktırmalıyım diye düşündü.

   Saat 02.00 sularıydı. Ortalık çok sessizdi. Evi, şehrin yüksek kesimlerinde bir semtte olduğundan balkondan şehrin bir bölümünü izlemek mümkün oluyordu. Gece ışıklarıyla daha güzel görünen bu manzaraya bakmayı seviyordu. Keşke biraz esinti olsaydı. Daralan ruhunu ve bedenini serinletseydi. Zuhal bu gece uyuyamayacağını anladı. İyi ki yarın cumartesi, ofise gitmeyeceğim yoksa ne yapardım diye geçirdi aklından.

   Ofise uykusuz gitmenin onu ne denli zorladığını iyi biliyordu. Bir aydır gecelerinin çoğunu uykusuz geçirmişti. Yaşadığı ihanete hala inanamıyordu. Belki de bu durumu kabullenemiyordu. Oysa kocaman bir gerçekti. Kâbus gibi üzerine çökmüştü. Acıyla kıvrandığı günler ve gecelerle dolu bir ay yaşamıştı. Daha nesini kabullenemiyordu. Sonunda onun da başına gelmişti. Ne garip, İnsan benim başıma gelmez diyor ama geliyor. Ne aptalmışım. Ne gözü körmüşüm, bir adama bu kadar güvenir mi diye düşündü. Mutfağa gidip sütü bol bir kahve yaptı. Buz gibi soğuk bir bardak su da alıp balkona döndü ve  koltuğuna oturdu. Gözü uzaklara dalarken, aklı da düşüncelere daldı.  

    Kocasına gözü kapalı güvenen kadınlardandı. Ama bir erkeğe bu kadar güvenilmeyeceğini yeni anlamıştı. Zuhal güzel, akıllı ve pek çok erkeğin rüyalarını süsleyecek çekicilikte bir kadındı. Başarılı bir iş hayatı vardı. Daha şimdiden şehrin tanınan ve çok iş yapan avukatlarından biri olmuştu. Meslekte 7. yılıydı. Üç yıl önce evlenmişti Mertle. Birbirlerine aşık olmuşlar, çok sevmişler ve evlenmişlerdi. Zuhal kocasının sevgisinden emindi. Onda aradığı her özellik vardı. Ruhları ve beyinleri birdi sanki. Ortak noktaları çoktu. Her şey uyum içindeydi.

   Mertin kendine ait küçük bir şirketi vardı. İhracat, ithalat işleri yapıyordu. Bakımlı, yakışıklı ve akıllı bir adamdı. Birçok kadının beraber olmak isteyeceği bir erkekti. Buna rağmen Zuhal kocasına güveniyordu. Çünkü kendine güvenen, kendi özelliklerini bilen bir kadındı. Üstelik Mert ona her zaman açık olmuş, dürüst davranmış, sevgisini cömertçe sunmuş, Zühalin kendisi için çok önemli olduğunu karısına hissettirmişti. Sürprizlerle dolu, düşünceli, özverili bir adamdı.

Zuhal bunları düşündükçe çıldıracak gibi oluyordu. Bu durumda nasıl kuşkulanacaktı, güvenmeyecekti Merte? Her şey yolunda gidiyordu. Şüphe doğuracak hiçbir açık vermemişti. Zuhal en çok buna üzüyordu. Kendisi gibi bir kadının aylarca enayi yerine konularak aldatılmasını sindiremiyordu. Fark edememiş olmayı kendine yediremiyordu ama kolay anlaşılacak bir ihanet yaşamadığını da biliyordu. Aldatmanın bir ucunda çok güvendiği kocası, diğer ucunda ise can dostum dediği arkadaşı Şeyma vardı.

   Şeyma ile lise yıllarında başlayan arkadaşlığı kısa süre sonra dostluğa dönüşmüş ve bir ay öncesine kadar sürmüştü. Şeyma, Zuhal için değerli ve özeldi. Önceleri ailesinin evinde, evlendikten sonraysa kendi evinde hep yakınında olmuştu. Yıllardır haftanın bir iki gününü Zühalin evinde geçirmişti. Yedikleri içtikleri birdi. Her şeyini hiç çekinmeden Şeyma ile paylaşırdı. Bu dostluk bağı nedeniyle Mert ve Şeyma arasında da yakın bir arkadaşlık oluşmuştu.

   Şeyma dört yıllık beraberliğin ardından bir ayrılık yaşamış ve acısını atlatmakta çok zorlanmıştı. Bu  dönemde Zuhal arkadaşını hiç yalnız bırakmayıp iyice sahiplenmişti. Kendisi mutluyken can dostunun acı çekmesine dayanamıyordu. Yanından hiç ayırmamıştı Şeyma’yı. Mertle gittiği her yere Şeyma’yı


  da götürmüştü. Buna tatiller de dâhildi. Hatta tatildeyken acil bir iş toplantısına katılması gerekince onlara,
Siz hiç keyfinizi bozmayın, ben gidip toplantıya katılırım, işim bitince dönerim” demişti. Güvendiği, çok sevdiği bu iki insanı baş başa bırakırken en küçük huzursuzluk bile duymamıştı. Ama Zuhal hemen değil üç gün sonra dönebilmişti yanlarına. Bu sürede olan olmuş, Mert ve Şeyma arsında bir ilişki başlamıştı. Tatil dönüşü, hiçbir açık vermeden ilişkilerine devam etmişlerdi. Zuhal durumu anlayıncaya kadar da 10 ay geçmişti.

   Bir kez daha gözyaşlarına boğularak kendine kızdı Zuhal. Nasıl bu kadar saf olabilmişti? Nasıl bir iyi niyetti bu? Büyükler boşuna dememişlerdi, “Ateşle barut yan yana durmaz ”diye. Ama o, kocasını ve kardeşi gibi gördüğü Şeyma’yı, kadın - erkek olarak düşünmemişti ki hiç. Onlar Zühal’in en yakınlarıydı. İkisine de güveni tamdı. Oysa bu iki insan Zühal’i aylarca aldatmışlardı. Üstelik onun evinde. İhanetin böylesi yenilir, yutulur gibi değildi. Acıyla kıvranırken, peki bu nasıl bir anlayışla başlamış olabilir, hiç mi vicdanları sızlamadı, hiç mi suçluluk duymadılar diye düşündü.

   Zuhal olayı öğrendiği andan itibaren ne Mert ve Şeyma ile konuşmuş ne de olay hakkında bilgi sahibi olmak istemişti. Bunu yapmayı gururuna yedirememişti. Tek bildiği 10 aydır birlikte olduklarıydı. Zaten hemen boşanmıştı. Yeni yeni sorguluyordu bu durumu. Mert’i düşündü, madem karısına olan sevgisi, arzusu bitmişti ilişki yaşayacak başka kadın mı yoktu? Ya Şeymaya ne demeliydi? Neredeyse çocukluk arkadaşıydılar. 15 yaşından beri bir aradaydılar. Bunu Zühal’e yapmasının nedeni ne olabilirdi? Aklı almıyordu.

   Balkonundan ışıklar içerisindeki şehir manzarasını izlerken, bu işin nedeni aşk olmalı dedi kendi kendine. Bunlar aşık oldular. Ama benim başıma böyle bir aşk gelseydi, ben can dostumun kocasıyla ilişki yaşamazdım dedi sesli olarak. Zuhal kocasından çok Şeymaya kızgındı. Kardeşi olarak gördüğü bu insanı asla affetmeyecekti. O kara geceyi düşündüğünde, Şeymanın da aynı acıyla yanmasını diledi içinden. Çünkü ihaneti öğrenme şekli çok acı olmuştu. O iğrenç gece, gözlerinde canlandı yeniden.

   Bir duruşma için iki günlüğüne İzmire gitmişti. Duruşmanın ertesi günü yeni bir dava için ilk görüşmeyi yapacak ve akşam uçağıyla geri dönecekti. Giderken Mert ona, “Bu iki gün sensiz nasıl geçecek? Çok özleyeceğim seni, beni böyle bırakıp gitmeni hiç sevmiyorum” demiş, Zuhal de kendini bir garip hissetmişti. İzmir’de girdiği duruşmadan sonra kalacağı otele giderken, ertesi gün görüşeceği kişinin asistanı arayıp, ani gelişen bir durum nedeniyle toplantının yarın yapılamayacağını bildirdiğinde çok sevinmişti. Hemen havaalanını aradı. Şanslıydı, ilk uçakta yer vardı. Kocasına sürpriz yapacaktı. Saat dokuz gibi evde olurdu. Zaten Mert de akşam erkeden eve geleceğini söylemişti. Kocası onu aniden karşısında görünce çok şaşıracak ve mutlu olacaktı.

    Zuhal tahmin ettiği saatte eve geldi. Kapıyı sessizce açıp içeri girdi. Salona baktı Mert yoktu ama yatak odasından ses geliyordu. Galiba kocası telefonla konuşuyordu. Koşar adım odaya yöneldi, canım bak ben geldim sürprizim nasıl ama? deyip, aralık olan kapıyı açtı. Mert ve Şeyma, Zühal

Aldatmak ve aldatılmak
in yatağındaydılar. Hayatı boyunca yaşadığı en büyük şoktu bu. Gözlerine inanamayıp bir kez daha baktı ve hiçbir şey söylemeden çantasını alıp evden çıktı.  

   Zuhal o eve bir daha ayak basmadı. Giysilerini ve özel eşyalarını, annesiyle kardeşi gidip aldılar. Kısa bir süre ailesiyle kaldı ve sonra şu anda oturduğu eve geçti. Çektiği acıyı ailesine göstermek, onları üzmek istemiyordu.

   Zuhal yaşadığı bu ihaneti ve acıyı bir şekilde aşacaktı. Ama geride kalan izler onu nasıl etkileyecekti, bunu bilemiyordu. Bir daha sevebilecek miydi, bir daha çok yakın bir kız arkadaşı olabilecek miydi? En önemlisi bir daha birilerine güvenebilecek miydi? Bu sorular kafasında dönüp dururken her yeni günün yeni bir başlangıç olduğunu düşündü. Acılar iz bıraksa bile zamanla közlenirdi. Bu ihanet de közlenecek ve Zuhal küllerinden yeniden doğacaktı. Biraz zamana ihtiyacı vardı, o kadar.

   Günün ilk ışıkları kendini gösterdiğinde hafif bir serinlik olmuştu havada. Zuhal ayağı kalkıp manzaraya bir kez daha baktı. Gözlerine bir ağırlık çökmüştü. Ağlamadan sonra gelen rahatlıkla belki biraz uyuyabileceğini düşündü ve tertemiz yatak odasına doğru yürüdü. İçini kaplayan farklı bir huzurla yatağına uzandı ve uykuya daldı.

Şadan Hergüner


8 Mart 2022 Salı

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

  

   Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Uzun yıllar önce bir fabrikada çıkan yangında, haklarını almak için savaşan 120 kadının kapalı kalarak ölmesinin anısına adanmış bir gün. Günümüzde kadın haklarının savunulduğu, kadınların yere göğe sığındırılamadığı bir gün olarak kutlanıyor. Sembolik günlerin kutlanmasını doğru bulmayanlardan değilim. Yılda bir kez de olsa bu özel günlerin anlamına vurgu yapmak çok önemli. Ben 8 Mart tarihinin, emekçi kadınlar günü olarak anılmasını doğru bulmuyorum. Çünkü kadınlar çocukluklarından itibaren hayatlarının her alanında emek veren üretkenlerdir. Tıpkı erkekler gibi.

   Bence 8 Mart, Dünya Kadınlar Günü olarak anılmalı. Sadece profesyonel anlamda çalışan kadınlar

emekçi değildir. Evinin her türlü işini yapan, çocuk yetiştiren, eş olan, alışverişe çıkan, yokluk içinde bile çocuğunu doyurmak için büyük özveride bulunan kadınlar da emekçidir. Kısacası kadın hayatının her döneminde çalışmak ve emek vermek zorundadır. Emekliye ayrılan evli erkekler ev işi yapmak zorunda olmasa da kadının ev işlerinden emekli olması gibi bir durum söz konusu değildir.

   Benim bugün altını çizmek istediğim tek şey, kadına uygulanan şiddet ve vahşet. Ülkemizde son yıllarda kadına uygulanan şiddete, kadın ölümlerine, koca vahşetlerine, kadını kendine köle etmeyi hak sayan erkeklere dikkat çekmek istiyorum. Kadınlar erkeklerin hükmedeceği,

amaçları doğrultusunda kullanabilecekleri varlıklar değil.

    Erkek çocuk annesi olan kadınlara önemli bir görev düşüyor. Çocuklarını vicdanlı, kadına ve topluma saygılı, hak yemeyen, her türlü şiddete karşı duran, kadın - erkek eşitliğine inanan bireyler olarak yetiştirmeliler. Aksi halde sorunlu ve saygısız yetişkinler olmalarına fırsat tanırlar.  

Günce Yazarı

5 Mart 2022 Cumartesi

Maskeler Fora

  

Gözümüz aydın. Covid bulaşma riskini en aza indirgeyen maske takma zorunluluğu kalktı artık. Zaten bir süredir “maske de neymiş, bana bir şey olmaz” diyen cengâver insanlarımız maske takmıyorlardı. Bu arada aşı karşıtlarını da unutamayalım. “Beni aşı olmaya ikna edeceklerine, aşılı olanları izole etsinler” diyen kişilerle bile karşılaştım. HES kodu işi de bitmiş. Buna üzüldüm işte. Daha 8 ay boyunca geçerli olan bir HES kodum vardı, çok yazık oldu doğrusu. “Güleriz ağlanacak halimize” durumundayız. Okuldan mezun olan gençlerin keplerini attıkları gibi hep birlikte maskelerimizi fırlatıp, Covid19 ve varyantlarından kurtulmamızı kutluyoruz. Bu işi de başarıyla bitirdik çünkü.  

   Maske takmak sadece bizi değil, karşı tarafı da koruyan bir önlem. Japonya başta olmak üzere birçok

Uzak Doğu ülkesinde insanlar, pandemiden önce de grip ve nezleye karşı önlem amaçlı maske takıyordu. Çünkü onlar içsel ve zihinsel gelişim açısından oldukça bilinçli. Hem kendilerini hem karşılarında ki insanları korumayı önceliyorlar. Başkalarına zarar vermek istemiyorlar. Gerçi onların da yeni kuşakları batının etkisiyle yozlaşmış durumda ama geleneksel öğretiden gelenler, insan haklarına saygılı olmaya devam ediyor.

   Pandemi üçüncü yılının içinde ve devam ediyor. Dünyada olduğu gibi ülkemizde her gün yüzlerce insan Covid nedeniyle hayatını kaybediyor. Resmi rakamlar bile ciddi boyutlarda. Bazı uzmanlar bu sayılardan çok daha fazla ölüm yaşandığını söylüyor. Böyle bir dönemde önlem almamak ve hastalık yokmuş gibi davranmak çok korkutucu bir durum. Aşılama ve test sayısının düştüğünü de göz önünde bulundurursak, kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olduğumuzu anlarız.

   Ben, Covid19 ve varyantları olumlu yönde mutasyona uğrayana kadar maske takmaya, fiziksel mesafemi korumaya devam edeceğim. Aşılarımı yaptırdım ama %100 koruma sağlayan bir aşı geliştirilene kadar maske, mesafe ve hijyen önlemlerini asla hayatımdan çıkarmayacağım. Akıl, mantık ve bilimsel veri üçlüsünü hayatımın düsturu yapmaya devam edeceğim.   

 Günce Yazarı

3 Mart 2022 Perşembe

TV Dizileri Psikopat Karakterlerle Doldu

   Dr. Gülseren Buğdaycıoğlu’nun kitaplarından uyarlanan TV dizileri ile başlayan ruh hastası

Mahkum 
karakterler furyası, tüm kanalların dizilerine sıçradı. Fox TV’nin Mahkûm ve yeni başlayan Son Nefesime Kadar dizilerinde, Show TV’nin Oğlum ve Baba dizilerinde birer psikopat ya da sosyopat karakter yer alıyor. Ruh hastası karakterlerle dolu malum dizilerden sonra çıta biraz daha yükseldi, psikopat ve sosyopat karakterler boy göstermeye başladı. “İzleniyor o halde daha kallavisini yapalım” mantığıyla yola çıkan yapımcılar ve televizyon kanalları, izleyici profillerini hiç düşünmeden hareket ediyor gibi. Mafya, ağa ve entrika dizilerinin ardından şimdi gündemde psikopatların verdiği zararlar var. Ne güzel değil mi?

   Toplumun önemli bir kesiminin tek eğlencesi televizyondaki dizileri yetişkinler kadar çocuklar ve ergenler de izliyor. Zaten pek çok nedenle kötü olan genel ruh halimiz, bu tip dizilerle biraz daha kötüleşiyor. Şiddet eğilimli çocuklara, gençlere ve yetişkinlere yeni ufuklar açıyor, yeni hedefler gösteriyor. Bu içeriklere sahip diziler,” hayatın gerçeği bu” düşüncesini savunuyor olabilir ama bana göre tamamen izlenme oranlarını artırmak için yapılıyor. Çünkü reyting oranı düşük olanlar hemen yayından kaldırılıyor. Ben bu zihniyeti hiç doğru bulmuyor ve kınıyorum.

     Bütün bu olumsuz özellikler dizilerin ve filmlerin içerisinde yer alabilir ama etkileme oranları en aza

indirilerek verilmesi çok daha doğru bir yaklaşım olur. Dizi ve film konusunda oldukça seçici bir izleyici olduğum için az sayıda yapımı izleyebiliyorum. Bu aralar internet ortamından seçerek izlemeyi televizyona tercih ediyorum ne yazık ki. Televizyon dizileri arasında beğenerek izlediğim iki yapım var. Yargı ve Aziz! Bu dizliler diğer saydıklarıma oranla çok daha masum kalıyor çünkü.  

Günce Yazarı

Yargı

1 Mart 2022 Salı

Bugün 1 Mart: Baharın İlk Günü

  

Hava soğuk olmaya devam etse de bugün 1 Mart 2022 yani baharın ilk günü. Bahar mevsimi; yenilenme, tazelenme ve enerjik olma dönemi olarak bilinir. Çoğumuz ilkbahar mevsimi başladığında yeni hedefler belirleriz. Baharla birlikte kendimizi daha kararlı ve eyleme geçmeye hazır hissederiz. Doğanın üzerimizdeki etkisi inkâr edilemeyecek kadar belirgindir. Özellikle nisan ve mayıs ayı geldiğinde, havalar iyice ısınmaya ve güneş kendini göstermeye başladığında içimiz kıpır kıpır olur. Olumsuz dış etkenler olsa bile doğayla uyumlu olarak biz de canlanırız.

  İnsan öyle mükemmel yaratılmış bir varlık ki, muhteşem uyumlu yapısına şaşırmamak elde değil. Tüm güçlüklerin ortasında bile kendisini korumayı bilir. Dünyada savaşlar yaşanırken, ülkemizde ekonomik açmazlar varken ve ailemizde birçok sorun yaşanırken bile kendimizi savunmak, korumak için elimizden geleni yaparız. Üstelik bunları istemsizce yaparız. Beynimiz bize zarar veren anılarımızı siler ve unutmamızı sağlar. Karnımız acıktığında yiyecek bir şeyler bulmak için harekete geçeriz. En zor günlerde ortama uyum sağlamayı başarabiliriz. Yapamayacağım dediğimiz işlerin üstesinden geliriz. Çünkü biz, her durumda ayakta kalma ve hayatını sürdürme içgüdüsüyle yaratılmış canlılarız.

 

Şundan eminim ki benim gibi sizin de etrafınızda birçok olumsuz olay yaşanıyor. Umudunuz zedeleniyor, azminiz azalıyor ve hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. Ama unutmayın bugün baharın ilk günü. Tazelenmenin, umutları yeniden yeşertmenin ve harekete geçmenin tam zamanı… Kendimizi şöyle bir silkeleyip, toparlanmanın, yeni hedefler koyup eyleme geçmenin vakti gelmedi mi? Hayat, eylemlerimizle vardır. Oturduğumuz yerden hiçbir şeye sahip olamayız ve hayatı kaçırırız. Hepimizin daha iyi bir yaşam için yapabileceği pek çok şey var. Yeter ki yapmak isteyelim. O güç içimizde mevcut!  

Günce Yazarı 





28 Şubat 2022 Pazartesi

Fiyatlar El Yakıyor

 


 Minik Şubat ayının son gününden merhaba. Dün markete gitmiştim ya haftalık alışveriş yapmak için, oradan esinlenerek bugünün konusunu el ve can yakan temel gıda fiyatlarına ayırmak istedim. Sebze, meyve ve temel gıda fiyatlarının bu denli pahalı olduğu bir dönemi, hayatımın hiçbir bölümünde yaşamadım. Domatesin kilosunu 18 liradan, ıspanağı 10 liradan, peyniri 70 liradan, mandalinayı 14 liradan aldım. İncecik bir demet halinde satılan dereotuna 5 lira verirken resmen elim titredi ama bu sefer aldım. Çünkü bir aydır alamıyordum.  

  Kırmızı et fiyatları ise tam bir felaket. Kıymanın kilosu neredeyse 100 lira olmuş, peynir de onunla

yarışa kalkmış. Zaten artık yarım ya da bir kilo almak mümkün değil. Üç tane ondan 5 tane bundan şeklinde yapıyorum alışverişimi. En uygun fiyatlı sebze patates olduğu için onu biraz daha fazla alabiliyorum. Ben alıyorum da alamayanlar ne yapacak? Daha ne kadar dayanacaklar? Çocuklarına ne yedirip içirecekler? Kendi karınlarını nasıl doyuracaklar? Ekmek fiyatı desen o da en az 2,5 lira. Üstelik daha da artacak.

 

  Sevgili Güncem, bundan sonrasında neler görüp yaşayacağız bilmiyorum ama ben ülkem için biraz huzur ve denge istiyorum. Ekonomik uçurumların kapanacağı, gençlerin iş, güç sahibi olacağı, çocukların aç yatmayacağı, insanların yüzünün gülmese de tebessüm edebileceği bir düzen istiyorum. Söyle bana çok şey mi istiyorum.

Günce Yazarı

27 Şubat 2022 Pazar

Yeni Bir Başlangıç

 

  Pandemi ile değişen yaşam koşulları beni de 2 yıldır izole bir hayata mecbur bıraktı. Gerçi Covid başlamadan önce daha dingin, aktif sosyal etkinliklerden ve ilişkilerden uzak bir dönem yaşıyordum ama pandemi tuzu biberi oldu. Şimdi dostlarımla bile birlikte olmaya korkuyorum. 

   Tüm aşılarım tastamam olsa da ( bu söylem de biraz garip oldu ama ne yapalım?) korku dağları sarıyor bende. Çok dikkatliyim ve evde zaman geçiriyorum. Lafın özü sevgili Güncem, sana dışarıda yaşadığım anları, gezip gördüklerimi, yiyip içtiklerimi pek yazamayacağım artık. 

   Bu arada 4 ay önce şehir değiştirdim. Yeni yaşama başladım ama değişen bir şey olmadı tabi. Artık erkek kardeşimle aynı şehirde yaşıyorum. Yine evdeyim, yine aynı işlerle meşgulüm. Üstelik görmeden tuttuğum bir eve taşındığım için çok zorlanıyorum. Evi kameradan görerek tutmak hiç akıl karı değilmiş. Bizzat yaşayarak öğrendim bunu. 

Evin güzel bir deniz manzarası var ama hiç ısınmıyor. Kâbus gibi bir kış mevsimi yaşıyorum. Alt kattan ve yandan gelen gürültülerse cabası. Senin anlayacağın tadım tuzum yok. Tekrar eski yerime, yurduma dönmeyi bile düşünüyorum. Bakalım zaman ne gösterecek.

    Bugün market ve alışveriş günü… Birazdan kardeşim gelecek ve haftalık alışverişimizi yapmaya gideceğiz. Hava çok soğuk kar geri gelecek diyorlar. Titremeye devam yine. Yarın belki farklı konulardan bahsederiz biraz ama bugünlük veda vakti geldi. Hoş kal sevgili Güncem.

Günce Yazarı

26 Şubat 2022 Cumartesi

Tekrar Merhaba

4 yıllık uzun bir aradan sonra tekrar Günce’mi yazmaya başlıyorum. Yaşamdan hikâyeler, deneyimler ve beklentiler bir kez daha yazıya dökülüyor. Umarım sizlere de yeniden ulaşabilirim. Herkese merhaba, kaldığımız yerden devam edelim.

   Teknoloji ve uzay çağı olarak adlandırılan bir dönemi yaşıyoruz. Pek çok olanak, kolaylık ve iletişim imkânı olan bu dönemde hala insanların öldürüldüğü, şehirlerin yıkıldığı, bombaların patladığı katliamları yaşamaksa çok acı. Bana göre savaş; insanın aç gözlülüğünü, hırsını, güç kullanma arzusunu doyurmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmeyen bir vahşettir. Sadece Ukrayna'da değil, dünyanın neresinde hangi amaçla yaşanıyorsa yaşansın tüm savaş faaliyetlerini kınıyor ve lanetliyorum.


   İnsanın yer alması gereken tek savaşın iyilik, paylaşma, barış ve hoşgörü dolu bir dünya oluşturma çabası olduğuna inanıyorum. Ama ne yazık ki insanların toplu yaşamaya başladıklarından beri süregelen bu vahşet, dünya yok olana kadar devam edecek gibi görünüyor. 

22 Nisan 2017 Cumartesi

Ölüm Ayrılığı Çok Zor

Bugün acılarım tazelendi ve içimden bunlar döküldü...

İnsanın sevdiklerini kaybetmesi acıdır. Onu bir daha görememek, dokunamamak, sarılamamak, konuşamamak çok zor bir duygudur. Ben annemi ve babamı kaybettim. Bu duyguyu çok iyi biliyorum. Şimdi çevremde bu acıları yaşayan insanlar görünce, teselli etmeye çalışmıyorum. Çünkü ölüm ayrılığının tesellisi yoktur. Başlarda geçirdiğin şokun etkisiyle önce bir şaşırırsın. Sonra toprağa verirken, inkâr etmek ister kabullenmezsin. Zor gelir oraya bırakıp, üstünü toprakla örtmek. Üşüyecek, korkacak, yalnız kalacak, böcekler gelecek diye boş hayıflanmalar yaşarsın. Yüreğin onun öldüğünü kabul etmez. Beyninse acı gerçeği sana haykırır. Bu ikilemle eve gidersin. Bir sürü insan vardır yanında. Herkes bir şey der. Dualar edilir, taziyeler sunulur. Başsağlığı dilerler. Ne demekse “Başın sağ olsun”?  “En sevdiklerimden biri gitmiş, nasıl benim başım sağ olacak ki?” dersin. Sonra insanlar senin acını unutur kendi aralarında laflamaya başlar, hatta hafiften gülmeler duyarsın. İçinden onların üzerine atlayıp parçalamak gelir ama yapamazsın. Hırsını içine gömer, ağlarsın.


İnsanlar çekip gitsin, sen acınla baş başa kal istersin. Uyuyamazsın, oturamazsın, çalışamazsın, odaklanamazsın… Yemek istemezsin, ağlamak, düşünmek kendi içinde kaybettiğin kişiye dair hesaplaşmalar yaşamak istersin. “Şunu yapmasaydım, böyle demeseydim, kalbini kırmasaydım,” der durursun. Sürer bir dönem bunlar ardından kabullenme başlar. En zoru da budur. Ölümü kabullendiğin an özlem başlar. Acı çoğalır. Kabullendikçe için yanar. Canın acır. Görmek ve dokunmak istersin ama yoktur. “Rüyalarımda göreyim” diye dualar edersin ama her zaman olmaz. Bilinçaltı bile buna izin vermez. Zordur ölüm ayrılığı.

Ben bunların hepsini yaşadım. Hani bir laf vardır “Dibine kadar yaşamak!” işte öyle yaşadım. Bilirim ne acı bir duygudur. Öyle kolay kolay da geçmez. Beş yıl sürdü annemin yokluğuna alışmam. Babam ise daha iki yıl oldu gideli. Onun ki çok yeni… Bu nedenle canı ölüm acısıyla yanan insanı teselli etmek anlamsız gelir bana. Önceleri yapardım ama başıma gelince öğrendim ki çok boş bu çaba. Şimdi diyorum ki canından birini kaybedene “üzüleceksin, zaman geçtikçe daha çok yanacak canın, uzun sürecek ilk acın, hazırlıklı ol.”  Çünkü gerçek bu! Ölüm ayrılığı koyar insana…

Günce Yazarı

13 Nisan 2017 Perşembe

Bugün Dışarı Çıktım

Şu aralar pek bir ev hayatı ağırlıklı yaşıyorum. Market alışverişi, banka işleri yani ödemeler haricinde, hiç dışarı çıkmıyorum desem yeridir. Ev ofis çalışıyor olmam da bunda etken oluyor tabi. Ama bugün kendim için bir şey yaptım. Dışarı çıktım. Saçıma başıma, yüzüme gözüme çeki düzen verdirdim. Yani dünkü kararımın arkasında durmaya başladım. Artık kendim için her gün bir şey yapacağım. Kendime önem vereceğim.

Vallahi şu sıralar kardeşim benimle kaldığı için işlerim yine biraz fazlalaştı. İşten kastım da yemek yapma işi. Malum pek bir severim yemek yapmayı yaaa… Dostlarım bilir. Şaka canım. İyi yemek yaptığım söylense de pek keyif almam yemek yapmaktan. Ama şimdi kardeşim var evde. En azından her gün bir ya da iki yemek yapmam gerekiyor. Gerçi hakkını teslim edeyim; kardeşim de bana yardımcı oluyor. Her neyse ben kendim için bugün bir iş yapıp şeytanın bacağını kırdım ya çok mutluyum. Umarım gerisini getirebilirim.

Şimdi favori dizim başlayacak onu seyretmeye hazırlanıyorum. Cesur ve Güzel. Maşallah ne güzel bir çift oldular Tuğba Büyüküstün ve Kıvanç Tatlıtuğ! Onların güzelliklerini ve hoşluklarını izlerken dizinin konusunu kaçıyorum yani o derece… Yeter bu kadar yarenlik sevgili güncem hadi ben kaçıyorum. Yarın gece uğrarım yine…


Günce Yazarı

12 Nisan 2017 Çarşamba

Günümün Bana Kazandırdığı; Kendin İçin Yaşa

Günler ardı ardına geçerken ömrümüzün sonuna doğru yol aldığımız gerçeğini bir kez daha duyumsadım bugün. Hep bir koşturmanın içinde yaşamak aslında hayatı yaşayamamak demekmiş. Zorunluluklar, sorumluluklar, hayatı devam ettirme mecburiyeti, insanları robot gibi yaşamaya yönlendiriyor. Neyin derdindeyiz ki böyle? Gün içinde yiyeceğimiz yemek miktarı aynı, daha çok kazanacağım desek, ne yazık ki doğru yollardan onu da sağlama olanağı aynı, hep ortalıkta olayım beni unutmasınlar dersek, unutmak isteyeceklerin kıstasları da hep aynı.


Hayatı yaşamayı unutmamam gerektiğini anladım bugün. Kimseye şirin görünme derdinde olmamam gerektiğini, gerçek dost sayısının çok ama çok az olduğunu, birilerinin keyfini eylersem, ekmeklerine yağ sürersem çok arkadaşım olacağını bir kez daha anladım. Sanki bilmiyormuşum gibi… Sen iyiysen başkaları da iyi! O nedenle iyilikleri belli insanlar için değil de hiçbir şey istemeyen, tanımadıklarım için yapmam gerektiğini anladım. Yani yeniden anladım.



Huyum kurusun, yapabilir miyim bilmiyorum? Ama bundan sonra kendim için yaşamak, karşılıksız vermek ve iyilikyapmak istiyorum. Benden hep bir şeyler bekleyenlere değil, beklemeyenlere dokunmak istiyorum. Hiç tanımadığım kişilere yardım etmek istiyorum. Çevremde öbeklenmiş gereksiz insan ve eşyalardan kurtulmak ve sade bir hayat yaşamak istiyorum. Bugün, bana bunun ne denli önemli bir karar olduğunu gösterdi çünkü. Darası anlamak isteyenlerin başına! 

Yaşlılık Anılarınla Yaşadığın Bir Yerdir

Sevgili Güncem, seni çok özledim! Uzun bir aradan sonra yazabiliyorum. Seni ihmal ettiğimin farkındayım. Ama o kadar çok yazılacak yazı, o kadar çok iş güç vardı ki, sana zaman kalmadı. Şimdi diyorsun ki bunlar tam 4 aylık bir süreyi mi aldı? Haklısın tabi, işin içinde biraz ihmal durumu da yok değil…

Biliyorsun bir roman çalışması yapıyorum. O işe epey bir zaman ayırmam gerekti, sonra iş olarak yazdığım makale ve içerikler oldukça yoğundu… Gerçi biliyorum, sen bunlara biraz mazeret gözüyle bakıyorsun ama ne yapayım insan doğası bu, kendini haklı çıkarmaya çalışır hep. Şu aralar biraz rahatlamış durumdayım ve sana da uğrayayım dedim.

Okuduğum son romanda şöyle bir söz vardı. “Yaşlılık, anılarınla yaşadığın bir yerdir.” Bunun için gençken güzel anıları yaratacak şekilde yaşa.” Bayıldım bu söze. Ne kadar gerçekçi bir anlayış… Gençlik yılları tüketilirken hiç düşünülmez bu durum. Ama yaş kemale ermeye başlanınca, “Ah gençliğimi nasıl da boşa harcamışım,” diyeler çok olur. Gençliğin ve yetişkinliğin değerini bilerek yaşayanlar sanırım çok daha mutlu yaşlılar oluyorlar. Güzel anılar ve deneyimler biriktirmiş olduklarından, onları başkalarıyla ve torunlarıyla paylaşırken huzur duyuyorlar.

Benim yaşama yaklaşımıma çok uyan bir söz bu. Ne kadar üretken ve paylaşımcı işler yaparsam, o kadar güzel ve iyi olaylarla karşılaşacağıma inandım her zaman. Bilgim dâhil her şeyimin paylaştıkça çoğaldığını, iyi niyetle ürettiklerimin bana iyiliklerle geri döndüğünü gördüm. Benim de güzel anılarım oldu, acı olanların yanında. Ama hayat da bu değil mi zaten? Biraz acı, biraz tatlı biraz da tatsız, tuzsuz. O halde yapılacak en doğru iş, yaşlandıkça acı olan anıları unutmak, güzel olanlara ise sıkıca tutunmak. 

Günce Yazarı

31 Aralık 2016 Cumartesi

YENİ YIL TEMİZLİK GETİRSİN BİZE; BEYAZ KARLARLA…

SevgiliGüncem;                                                                                             


Uzun zamanlardan beri yüreğim kötü hissettiği için, sana bir şeyler yazmak gelmedi içimden. 2016 yılı 9 Mayıs günü başladım seni yazmaya ve yayınlamaya. Ama bu yılın ikinci yarısı öyle felaket geçti ki! Kâh yazdım, kâh es geçtim. Bugün o kötü geçen yılın son günü. Yazayım dedim birkaç satır. Aylardan beri ilk kez dün gece güzel bir şeyler yaşadım. Güldüm, mutlu oldum.

Karlaryağdı bizim diyarlara… Hem de tipi gibi ve lapa lapa. İki saat içinde her yer bembeyaz oluverdi. Temizlendi, aklandı paklandı. 31 Aralık gününün ilk saatlerinde çıktık, Ali ile bizim cadde ve sokaklarımıza. Yağan karda dolaştık, yürüdük, fotoğraflar çektik. Kısaca yeni yılı karşıladık. İçimden dua ettim hep. 2017 bu karlar kadar temiz gelsin ve geçsin diye. Ülkemizin ve milletimizin yüzü gülsün diye. Tıkanmış 50 bin yolu açılsın diye… İnşallah kabul olur.

Ülkemize zarar vermek, bizi bölmek ve parçalamak isteyen içte ve dışta ne varsa hepsi yeni yılla cezasını bulsun. Yeni yıldan tek dileğim bu. Tüm sevdiklerimin huzurlu ve özgür olacağı bir yıl olsun.

Ali ile eve döndükten sonra gecenin 01.00’de bir güzel sıcak saleplerimizi de içtik, kar yağışını evden de izledik ve sonunda biz eski yılı bir gün öncesinden kışkışladık. Hadi bakalım yenisine bin bereket olsun.

Günce Yazarı


13 Kasım 2016 Pazar

SEVGİLİ GÜNCEM BEN GELDİM



Bir hafta aradan sonra geldim yine sana. Ay vallahi şiir gibi oldu bu satır. Neyse geçeyim lafın özüne…


Bu Pazar evde zaman geçirdim. Kaç haftadır çeşitli etkinliklerle dolu geçmişti Pazar günlerim. Bu gün ise evimde bilgisayar başında takılarak geçti. Bazı çalışmalar da yaptım. Yeni bir sayfa oluşturdum facebook’da. İşte böyle geçti günüm. Dün çok sevdiğim arkadaşlarımla beraber keyifli bir gün geçirdim. Arkadaşımın çok güzel eşyalar, özel tasarım objeler sattığı bir mağazası var. Orada olmayı çok severim. Dün iki arkadaşımla oradaydık. Zaman su gibi aktı hiç anlamadık. Güzel şeylere bakmak keyiflidir ya ben de dün bol bol bunu yaptım.


Bu haftam biraz iş, biraz gezme, biraz sosyalleşme ve biraz da ev işleriyle geçti. Romanıma ne yazık ki çok az zaman ayırabildim. Ama bu hafta umarım daha yoğun çalışacağım üzerinde. Eh fazla bir şey yok bende şimdilik sana yazacak… Bir ara geçmişi anarak yazarım sana güzel şeyler şöyle hasbıhal eyleriz ne dersin?

Günce Yazarı